İmamların Masumiyeti,



Tanımı ve Delilleri

Hiç şüphesiz İmamiye Şialarının diğer İslam mezheplerinden ayrıldığı en bariz nokta masum imam inancıdır. İmamiye Şiası imamların hatadan ve günahtan masun olduklarını vucuben kabul ederler. Diğer İslami mezhepler ise imamların böyle bir özelliğinin olmadığında ittifak halindedirler.

Şeyh Müfid şöyle der: İmamlar da peygamberler gibi masumdurlar. Ancak peygamberlerden sadır olmaları caiz olan bazı noktalar hariç İmamların küçük günah işlemeleri dahi caiz değildir. Şeri hükümlerden bir şey unutmaları caiz değildir. Elbette ki günah işleme kapasitelerinin kendilerinden alınmış ve taat işlenmeye zorlanmışlık gibi bir masumiyet anlayışında değiliz. Zira böyle bir masumiyet anlayışı sevap ve cezalandırma inancının batıllığını gerektirir. İmamiye Şiası bu hususta birçok akli ve nakli delil serdetmişlerdir. Akıl noktasında getirdiği delil kısaca şöyledir:  İmam Peygamber(a.s)’ın getirdiği hükümlerin uygulayıcısı, şeriatın koruyucusudur. Hata ve kizb/yanılma Onlar için caiz olsaydı onların imametinden beklenen amaç gerçekleşmezdi.

Masumiyetin Hakikatı

İsmet; günahları işlemeye ve taatı terk etmeye kudreti olduğu halde sahibini vacipleri terk etmekten ve günahları işlemek suretiyle masiyete ve hataya düşmekten engelleyen bir kuvvettir. Bu kudret kendisinde bulunmasaydı övülmeyi ve sevabı hak etmezdi. Şöyle de denilebilir. İmam takva mertebesine şehvetin ve heva ve hevesin kendisine galip gelmemesi suretiyle ulaşmıştır. Ayrıca şeriatı ve şeri hükümleri bilme payesiyle ebedi bir şekilde hataya düşmeyecek bir payeye ulaşmıştır.

İsmet, İmamiye Şiasının ortaya çıkardığı bir bidat değildir. İmamların masumiyetine Allah’ın Kitabının ve Resulünün sünneti delalet etmektedir. Allah-u Teala Kuran-ı Kerim de “Ey Ehl-i Beyt Allah sizden sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor” (33/el-Ahzab/33) buyurmaktadır. Ayette geçen “rics” kelimesinden kasıd manevi kirden başka bir şey olamaz. En açık olan görüş de fısk olduğudur. Resulullah (s.a.a) de “Ali hak ile hak da Ali ile birliktedir. Ali nereye dönerse hakk da onunla birlikte döner” buyurmaktadır. (Hadis müstefizdir. Bağdadi tarihinde c.14 s.321, Heysemi Mecmeinde c.7 s. 326 ve diğerleri aktarmışlardır.) Her nereye dönerse dönsün hakkın kendisiyle olduğu bir şahıs elbette ki isyan etmesi ve günah işlemesi imkânsızdır. Resulullah (s.a.a)’ın İtreti hakkında “Şüphesiz ben size iki ağır emanet bırakıyorum: Kitabullah ve İtretim. O ikisine sarıldığınız müddetçe ebedi bir şekilde sapıklığa düşmezsiniz” buyurmuştur. (Hadis mütevatirdir. Müslim Sahihinde, Darimi Fezailü’l-Kur’an adlı eserinde, Ahmed bin Hambel, Müsned adlı eserinde ve diğerleri de başka başka eserlerinde kaydetmişlerdir. İtret Kur’an’a denk olunca Kur’an gibi korunmuş olur. Biri diğerine aykırı olamaz. Ayrıca itretin masum olduğunu söylemek Sahabenin bütününü masum olarak görmek görüşünden daha büyük değildir. İsmet görüşünün Kur’an ve Sünnet dışında herhangi bir dayanağı yoktur. İlerde böyle düşünenlerin delilleri gelecek ve mesele tartışılacaktır.

Evet, Şia’ya masumiyet inancı Farslılardan geçmiştir. Çünkü onlar, hâkimlerine kudsiyyet veriyorlardı tarzındaki düşünceler azınlıkta kalmıştır. Araplar arasında böyle bir düşünceye sahip olan kimseyi görebildiğim kadarıyla bilmiyorum. Umulur ki Şia’nın bu düşüncesinin ardında büyük ihtimalle Ali(a.s)’ı hatadan tenzih etme fikri götürmüştür. Hilafetin gasbedilmesi konusunda Ben-i Ümeyye’ye düşmanlık doldu taştı. Bu ve Yahudilerdeki tavırlar sebebiyle mezheplerin birçoğu Şia’da makes bulmuştur. (Doktor Necib Hicab, Arap Edebiyatında Şuubiyye Fenomenleri s.492, ayrıca Şia’nın Mahiyeti s.166)

Şia’ya ismet düşüncesinin yazarın dediği kanaldan geçtiğini kabul edelim. Peki, Nebi(s.a.a)’ın şeriatı açıklama ve tebliğde masum olduğunu söyleyen Ehl-i Sünnet’e acaba bu fikir nereden geçmiştir. Acaba bu fikrin ilham kaynağı da Yahudiler midir? Hayır, vallahi bütünüyle bu fikir islamidir. Müslümanlar bu fikri Kur’an’dan ve sünnetten iktibas etmişlerdir. Bu fikrin kaynağı ne Yahudilerdir ne de Farslılardır. Yazarın belirttiği nokta apaçık bir iftiradan ve gayba taş atıştan başka bir şey değildir. İmamın tavsif edilip edilmediği hakkındaki ihtilafın yegane kaynağı Resulullah(s.a.a)’dan sonra ki imametin tefsirinden ve hakikatindeki yorum farklılığından kaynaklanmaktadır. Bir kısım, İmameti örfi anlamıyla ele aldı ve imamın vazifesinin hadlerin ikamesi ve şehirlerin bayındır hale getirilmesi şeklinde düşünceye sahip olup imamı sair hakimler şeklinde tasavvur ettiler. Bir kısım ise imameti risalet vazifesinin gerçekleştirmenin devamı olarak tavsif ettiler. Bu düşüncedekilere İmam nebi değildir, kendisine vahiy de gelmiyordur, fakat Resulullah(s.a.a)’dan kalan boşluğu doldurmakla yükümlüdür. İmam’ın bunu yerine getirmekten başka çıkış yolu da yoktur. Çünkü ileride de açıklanacağı gibi ilahi kontrol mekanizması -vahy- olmadan istenen arzu gerçekleşmemektedir. Evet, Ehl-i Sünnet Müslümanları İmam’ı masum olarak tavsif etmekte zorlanmaktadırlar ve imamlara böyle bir düşüncenin verilmesi halinde peygamber olarak görülmesi sonucunu doğuracağı düşüncesindedirler. Bu durumun onların düşün dünyalarında zorlanmalarının sebebi konunun çözümünü teşkil eden iki imamet için hakkını ve makamını verememeleridir. Hâlbuki iki imametin hakkını verselerdi böyle bir sorunla karşılaşmayacaklardı.

Resulullah (s.a.a)’den sonra İmamın masum olmasının gerekliliğinin delili;

İmamiye imamın masum olması gerektiği ile ilgili çeşitli deliller getirmişlerdir. Bunları serdedelim.

a- İmamet, nübüvvet ve risalet vazifesinin devamı olduğuna göre ve Nebi(s.a.a)’ın vefatından sonra ondan boşalan bütün sahaları doldurması gerektiğine göre masum olmasından başka çıkar yol kalmamaktadır. Onun için günah işleyebilirliği caiz görmek Allah-u Teala’nın kendisini seçtiği ümmete imamlık makamıyla çatışmaktadır. Çünkü imamet makamından maksat ümmetin apaçık yola hidayet edilmesidir. Bu amaç ise sadece onun sözüne güvenmekten ve sözünün sahih olmasından başka bir yolla gerçekleşmez. İmamın hata etmesi, unutması, aykırı şeylerin kendisinden sadır olması ve isyan etmesi caiz olursa kendisine eylemlerinde ve sözlerinde güven duyulmaz, insanların kendisine güven duyması azalır. Bu delil, bizzat mütekellimlerin peygamberlerin masumiyeti hakkında getirdikleri delilin aynısıdır. İmam her ne kadar resul veya nebi değilse de onların vazifesini yerine getirmektedir.

Şayet imamın vazifesi güvenliği sağlamakla, düşmanlarla gaza etmekle, mazlumlara yardım etmek ve bunun benzeri şeylerle sınırlı olsaydı imamın kendi dini vazifesini yerine getiren adil bir şahıs olması yeterli olurdu. Ama vazifesi bundan daha kapsamlı ise-ki kastımız Nebi(s.a.a)’ın nübüvvet görevidir- imamın tayin edilmesinden arzulanan hedef dini vazifelerini yerine getiren adil bir şahısla gerçekleşmesi yeterli gelmeyecektir.



1 2 3 4 5 6 7 8 9 next