ŞABAN AY'INDA YAPILAN MUNACAATLAR (DUALAR)



Bu Şaban ay'ında, Şaban ay'ına ait dualardan (28) (ki bu ayın başından sonuna dek bunların okunması emri bize gelmiştir.) Okuyarak Allah Teâlâ’ya hiç münacat ettiğiniz, yalvardığınız oldu mu? Ve bu duaların, rubibiyyetin bilinmesi ve ona iman edil­mesine dair yüce ve öğretici içeriklerinden istifade ettiniz mi?

Bu dualar konusunda bize gelen haberlere göre, Hz. Emir (Ali) (r.a.)'in ve bu hazretin çocuklarının (İmamların) yaptıkları münacaat (dua)'lardır. Ve bü­tün pak imamlar(a) bununla Allah'a dua ettiler. Ay' rica hakkında, «bütün imamlar Allah'a bununla dua ederlerdi» ifadesi bulunan çok az dua vardır. Bu ya­karışlar gerçekte, insanın Ramazan ay'ına ait sorum­luluklarına hazırlanışı ve onun bu konuda uyarılma­sı için bir mukaddime niteliğindedir. Ya da insanın dikkatini orucun hikmetine çekmek ve onun çok kıy­metli oluşunu insana hatırlatmak için de olmuş ola­bilir. Pak imamlar (a) pek çok konuyu dua diliyle beyan buyurmuşlardır. Dua dili, yine hükümleri açık­lamak için kullandıkları normal bir dilden çok farklıdır. Ulemaya ait birçok meseleleri, tabiat öte­sine ait meseleleri, marifetullaha ait olan meseleleri dua diliyle beyan buyurmuşlardır. Ancak biz bu dualardan sonuna kadar okuduğumuz halde, maalesef bu yö­nüne hiç dikkat etmiyoruz ve aslında ne demek iste­diklerini de anlamıyoruz. Okuduğumuz münacaatta şöyle deniliyor. «İlahi! Bana, sana yönelmenin kema­lini nasip et. Kalplerimizin gözünü parlaklıkla nurlandır. Ta ki o kalp, bakışını sana çevirsin ve kalbin gözleri nur perdesini yıksın; böylece de azametinin cevherine ulaşsın. Ve ruhlarımız kudsiyetinin yüce­liği ile ilişkiye geçsin.»

«İlahi, bana, sana yönelmenin kemalini na­sip et» cümlesi şu anlama gelmiş olabilir: Al­lah'ını bilen insanların, Ramazan ay'ına girip de gerçekte dünya lezzetlerinden uzaklaşma (ki bu uzaklaşma tam anlamıyla Allah'a yönelmeyi do­ğurur) olan oruca hazırlanmasıdır. Allah'a yönelme öyle basit bir şekilde meydana gelmez. Allah'tan başkasına yönelmemek için, Allah'tan başka şeyler­le ilişkiyi kesebilmek için daha fazla (ruhi) riyazata, amel etmeye, zahmet çekmeye ve istikamet belirle­meye ihtiyaç vardır. İnsanın «kurtarıcı» özellik gös­teren sıfatlarının tamamı, Allah'a yönelmenin mü­kemmelliğinde gizlidir. Birisi buna nail olarak bü­yük bir saadete erişmiş olabilir. Ancak dünyaya kar­şı en ufak bir meyille beraber Allah'a yönelenler­den olması imkânsızdır. Mübarek ramazan ayında kendisinden istenilen adap üzere oruç tutmak iste­yen birinin, misafirleri karşılayan ev sahibinin konu­munu tam anlamıyla bilmesi ve misafir karşılama kurallarını tam olarak uygulayabilmesi için tam bir yönelikle Allah'a yönelmesi gerekmektedir.

ALLAH'IN MİSAFİRİ OLMAK

Rasulullah (s)'ın buyurduklarına uygun olarak (O'na ait olan bir hadis'e göre) bütün kullar müba­rek Ramazan ay'ında yüce Allah'a misafir olmaya çağırılmışlardır. Ve (kul) Rabbının misafiri olmakta­dır. Bu konuda O (saa) şöyle buyuruyor: «Ey insanlar, Allah'ın ay'ı (size) geldi... Şüphesiz siz bu ay'da Allah'a misafir olmaya çağrılırsınız.» (29).

Sizler Ramazan öncesi şu bir kaç günde düşü­nünüz. Kendinizi ıslah ederek Hakk Tealaya yöneliniz. Nahoş amellerinizden ve hareketlerinizden af dileyiniz. Allah göstermesin bir günah işlemişliğiniz varsa, mübarek Ramazan'a girmeden önce tevbe edi­niz. Dilinizi Allah'a münacaatta bulunmaya alıştırı­nız. Sakın ha mübarek Ramazan ay'ında sizlerden bir gıybet, töhmet, kısaca bir «günah» sadır olmasın ve Rabbin huzuruna Allah'ın verdiği nimetlerle, yü­ce Bari-i Teâlâ’nın dergâhında günahlara batmış bi­ri olarak çıkmış olmayın. Siz bu şerefli ay'da Hakk Teâlâ’nın misafiri olmaya davet edildiniz: «O öyle bir ay'dır ki, siz o ayda Allah'ın misafirliğine çağrı­lırsınız.» Kendi kendinizi yüce celal sahibi Hakk Teâlâ’nın misafirliğine hazırlayınız. En azından oru­cun şeklî, zahirî kurallarına uyunuz. (Gerçek ku­ralları ise, daimi zahmeti ve murabekeyi gerektiren diğer bir konudur.) Oruç sadece, kendini yemek ve içmekten alıkoymak manasına değildir. Günahlar­dan da kaçınmak gerekir. Bunlar oruca yeni başla­yanlar için başlangıç kurallarıdır. (Yüceliğin cevhe­rine ulaşmak isteyen Allah'ın adamları için olan ku­rallar bunlardan başka kurallardır.) Sizler hiç ol­mazsa orucun görünürde ki adap ve erkânına uyu­nuz ve kendinizi yemekten içmekten kestiğiniz gibi, gözünüzle, kulağınızla, dilinizle de günah işlemek­ten çekininiz. Şimdiden dili, gıybetten, töhmetten, koğudan korumak ve kalpten hasedi, kini ve diğer şeytani sıfatları atmak için temel atınız. Eğer gücü­nüz yeterse «Allah'a yönelen»lerden olunuz. Amel­lerinizi, katışıksız ve riyasız olarak yapınız. «İnsan ve cin şeytanlarından» kopunuz. Fakat sırf görünür­de ki kuralları yerine getirerek bu değerli saadet'e erişeceğimiz konusunda endişeliyiz. En azından oruç­larınızı haram olan şeylere karıştırmamaya çalışı­nız. Bunun dışında eğer sizin orucunuz fıkhi olarak sahih olsa bile ilerleme göstermesi ile, şer'i açıdan «sahih» olması arasında büyük fark vardır. Eğer Ra­mazan ay'ının sona ermesiyle sizin gidişatınız da, davranışlarınızda hiç bir (olumlu) değişiklik belirti­si ortaya çıkmazsa, sizin kendi yaşantınızda, hareke­tinizde, «oruç ayı» öncesine oranla bir değişiklik ol­mamışsa «sizden istenildiği şekliyle» bir orucun tutulamadığı ortaya çıkmış olur. Yaptığınız şey ise sıradan ve hayvani bir oruç olmuş olur. İlahi misafir evine davet edildiğiniz bu şerefli ayda, eğer Hakk Teâlâ ile tanışmadıysanız ya da onunla mevcut ta­nışıklığınızı daha da iyileştirmediyseniz, biliniz ki, «Allah'ın misafirliği»ne gerektiği gibi' hazırlanarak çıkmamışsınız ve misafirliğin hakkını vermemişsinizdir. Unutmayın ki «Allah'ın ay'ı» denilen mübarek ayda rahmet kapıları kulların yüzüne açılmış ve şeytanlar rivayete göre (30) «zincire ve prangaya» vurulmuşlardır. Eğer sizin kendinizi ıslah etmeye ve arındırmaya gücünüz yetmiyorsa, emmare (emredici) nefsi kendi gözetim ve kontrolünüz altında tutunuz. Nefsanî havalarınızı ayağınızın altına alarak, dün­ya ve maddiyatla alakanızı kesiniz. Oruç ay'ından sonra bu gibi şeyleri uygulama safhasına koymanız oldukça müşkildir. Öyleyse fırsattan istifade ediniz. Ve bu büyük feyiz geçip gitmeden, kendinizi ıslah etme arındırma ve tesviye etme yolunda gidiniz. Kendinizi, Ramazan ay'ındaki sorumluluklarınızı ye­rine getirmek için hazırlayınız. Ramazan ay'ına gir­meden önce (iyi düşününüz) şeytanların zincire vu­rulduğu bu ay'da Şeytanın ayarladığı saat gibi oto­matik olarak İslami düsturların hilafına günahlarla meşgul olanlardan olmayınız. Bazen öyle olur ki şey­tanın bile vesvesesine gerek kalmadan Hak'tan uzaklaşmışlığın ve günahlarının çokluğu nedeniyle asi ve günahkâr insan, cehalete ve karanlıklara saplanır. Kendisini şeytanın boyası ile boyar: «Sıbğatullah» tabiri «Sıbgatuş-şeytan» tabirinin karşıtıdır (31). Nef­si isteklerinin peşi sıra giden kimse ve şeytanın izin­den giden kimse yavaş yavaş onun boyasına boyanır. Sizler hiç olmazsa şu bir ay içerisinde amellerinizi murakebe altına almaya karar veriniz. Allah Tebareke ve Teâlâ’nın hoşnut olmadığı hareketlerden ve sözlerden kaçınınız. Daha şimdiden hemen şu mec­lisimizde, Allah'la, mübarek Ramazan Ay'ında pis­likten, töhmetten, koğuculuktan başkalarına nisbetle kaçınacağınıza dair ahitleşiniz. Dil, göz, el, kulak ve diğer azalarınızı ve organlarınızı kendi iradeniz altına alınız. Yaptıklarınızı söylediklerinizi kontrol ediniz. Olur ya bu değerli amelleriniz, Allah'ın size teveccühüne ve inayetine ve sizi başarılı kılmasına sebep olur. Ve böylece şeytanların zincirlerinden çö­züldüğü, oruç ayı sonrası döneme ıslah olmuş olarak girersiniz. Artık şeytanın oyununa gelmezsiniz ve paklanmış olursunuz. Bunu bir defa daha, tekrarlı­yorum: Bu otuz günlük mübarek ay boyunca dilini­zi, gözünüzü, kulağınızı ve tüm diğer aza ve organ­larınızı kontrol altına almaya söz veriniz. Devamlı duyduğunuz bir şeyin yapmak istediğiniz bir işin, dile getirmek istediğiniz bir konunun şer'i açıdan hükmünün ne olduğuna dikkat ediniz.

Bu, orucun başlangıcında yapılan görünür ku­rallardır. En azından orucun bu görülen kuralları­na uyunuz. Birinin gıybet yapmaya kalkıştığını gö­rürseniz, onu engelleyerek şöyle deyiniz: «biz bu Ramazan'ın otuz günü boyunca haram edilmiş şeyleri işlememeye sözleştik». Eğer onu gıybet yapmaktan alıkoyamıyorsanız meclisi terk ediniz, ne orada oturunuz ne de (orada konuşulanları) düşleyiniz. (Sizler Müslümanların güvenine sahip kimselersiniz. Müs­lümanların; elinden, dilinden, gözünden emin olma­dığı kimse gerçekte Müslüman (bile) değildir (32). Sa­dece yüzeysel ve yapay (görünüşte) Müslüman olur ve görünüşte «lailaheillallah» demiş olur.) Allah et­mesin siz birine küstahlık, hainlik yapmak istediği­nizde ya da birinin gıybetini yapmak istediğinizde, Allah'ın huzurunda olduğunuzu, Yüce Allah'ın mi­safiri olduğunuzu Allah'ın huzurunda iken onun kul­larına edepsizlik yapmakta olduğunuzu aklınızdan çıkarmayınız. Allah'ın kuluna ihanet etmek, Allah'a ihanet etmektir. Bunlar Allah'ın kullarıdır. Özellikle de ilim ehlinden olan, ilim yolunda bulunan ve tak-vah kimselerden iseler. İnsan bazen işlediği bu işler sebebiyle öyle bir yere varıyor ki, ölüm anında Allah'ı yalanlayabiliyor ve Allah'ın ayetlerini inkâr edebiliyor: «Sonra kötülük edenlerin sonu çok kötü oldu. Çünkü Allah'ın ayetlerini yalanladılar ve on­larla alay ediyorlardı.» (33). Bu işlerin gerçekleşmesi ağır ağır olur. Bugün doğru olmayan bir bakış, ya­rın bir kelime gıybet ve başka bir gün Müslümanlara ihanet ve... yavaş yavaş kalpte yığılır ve kalbi karartır. İnsanı «marifetullah» (Allah'ı tanımak)'tan alıkor. Bu, her şeyin inkârına ve tüm gerçeklerin yalanlanmasına kadar böylece devam eder.

Bazı ayetlere dair yapılan tefsirler konusunda gelen rivayetlerde geçtiğine göre (34), İnsanın yapıp ettikleri, Allah'ın elçisine (s) ve pak imamlara su­nulur ve onların mübarek gözleri önüne getirilir. Onlar sizin amellerinize baktıklarında, hatalarla ve günahlarla dolu bir yığın gördüklerinde bundan ra­hatsız ve müteessir olurlar. O Hazret'in kalbinin kı­rılmasına ve O'nun mahzun olmasına razı olamazsınız. O Hazret sizin amel defterinizin, Müslümanları gıy­bet etmek, töhmet etmek, onlar arasında dedikodu yapmak; tamamen dünyaya, maddiyata yönelmeniz gibi şeylerle dolu olduğunu görürlerse ve gene bu defterlerde birbirinize karşı kalbinizde kin, buğz, hased ve kötü fikir beslediğinizin kaydedilmiş oldu­ğunu gördüklerinde titreyerek Allah Teâlâ ve me­leklerinin huzurunda, ümmetler ve O'nun yolunda gidenler; Allah'ın verdiği nimetlere karşı şükret­medikleri, bu şekilde başıboş ve pervasızca Allah Tebareke ve Teâlâ’nın emanetlerine hıyanet ettikle­ri için belki de utanç duyacaklardır. Başka birine olan bir kişi (örneğin bu bir hizmetçi olabilir) eğer bağlı bulunduğu kimsenin istediğinin tersini yapar­sa, o kimseyi utandırır. Sizlerde Rasulullah (s)'a bağlısınız Sizler ilmi müesseselere girmekle kendinizi İslam fıkhına, Resuli Ekrem (s)'e ve Kur'an-ı Kerim'e bağladınız. Çirkin bir iş yaparsanız bunun za­rarı Peygamber (s)'e dokunur. O'na bu durum ağır gelir. Hatta —Allah göstermesin— sizden nefret et­mesine bile yol açabilir. Allah'ın Rasulü (s)'nün ve pak İmamlar (a)'ın mahzun ve meraklı olmasına razı olmayınız. İnsan kalbi bir ayna gibi saf ve parlaktır. Dünyaya olağanüstü önem verme ve günahların çok­luğu sebebiyle kararır. Ancak insan hiç olmazsa Oru­cu, sırf Allah için ve riya karıştırmadan tutarsa (Di­ğer ibadetler halis olarak yapılmasın demiyorum. Bütün ibadetlerin riyasız ve sırf Allah için olması gerekmektedir. Ki bu ibadetler şehvetlerden yüz çe­virme, lezzetlerden kaçınma ve Allah'tan gayrisine yönelmemeyi de beraberinde getirir.) bu bir ay bo­yunca orucu güzel bir şekilde tutarsa, ilahi lütfün bürümesiyle kalbinin siyahlıkları silinebilir. Ve onu, tabiat aleminden ve dünyevi lezzetlerden engelleme­si ümit edilebilir ve Kadir gecesiyle müşerref olmak istediğinde evliya ve mü'minler için verilen nuraniyetlerden o da nasibini alabilir.

Allah böyle bir oruca verilecek mükâfat konu­sunda şöyle buyurmuştur. «Oruç benim içindir ve onun mükâfatını da ben veririm.» Böyle bir oruca bundan başka mükâfat olamaz. Nimetler cenneti bile O'nun için tutulan böyle bir orucun karşısında kıy­metsiz olurken, buna verilecek nimetleri hesapla­mak mümkün değildir. Ancak eğer insan kendisinin oruçlu olduğunu varsayarak, ağzım yiyecek şeyle­re kaparken insanların gıybetine açarsa ve gece top­lantılarının ve sohbetlerinin sıcak olduğu mübarek Ramazan gecelerinde eline fırsat geçtiğinden dolayı bolca Müslümanların gıybetini ve töhmetini yaparsa, onlara ihanet ederse bu orucun sevabından O'na nasip olan hiç bir şey kalmaz. Bu şekilde Oruç tutan biri Hakkın misafirliğinin kurallarına uygun davra­nışlarda bulunmamıştır, Kendi velinimeti üzerinde olan hakkını kaybetmiştir. O öyle bir velinimettir ki, onun için, yaranması ile nurunu sağlayan tüm gerekli şeyleri var etmiştir. Tekâmüle sebep olacak şeyleri hazırlamıştır. O'nun doğru yolu bulması için peygamberleri göndermiş, semavi kitapları indirmiş­tir. İnsanı «en güzel nura ve yüceliğin cevherine» ulaştırmak için ona kuvvet, akıl ve idrak vererek ona yardımda bulunmuştur. İnsana kerametler bah­setmiştir. Ve şu anda da kullarını, O'nun misafirha­nesine girmeleri ve nimet sofrasına oturarak elleri­nin ve dillerinin imkânı ölçüsünde ona şükretmeleri için, amel etmeye davet etmektedir.

Acaba kulların hem O'nun (Allah'ın) nimet sof­rasından faydalandıkları, onların ihtiyarına verilen ve onların huzur ve sükûnunu sağlayan vasıtalardan istifade ettikleri ve hem de kendi Mevla ve mihman­darları olan (Allah)'a karşı geldikleri ve O'na karşı kıyam ettikleri doğru mudur? O (Allah)'ın onlara hibe ettiği aletleri, vasıtaları O'nun isteğinin aksine kullandıkları doğru mudur? Acaba insanın, mevlasının sofrasına oturması ve kendisinin en büyük dos­tu olan mihmandarına küstahça tavırlarla ve edep­siz tutumlarla ihanet ve kötülük etmesi ve mihman­darının yanında çirkin ve yakışıksız şeyler yapması şükürsüzlük ve kadir bilmezlik değil midir? Misafi­rin, en azından mihmandarım tanıması, onun konu­mu hakkında bilgi sahibi olması, misafirlik kuralları­nı ve adabım tanıması gerekir ki edebe, ahlaka mu­gayir bir davranışın çıkmaması için gayret göster­sin. Yüce Allah'ın misafirinin ise, Yüce Zülcelâl Haz­retlerinin konumuna dair bilgili olması gerekmektedir. O öyle bir konumdur ki, imamlar (a) ve büyük ilahi Peygamberleri sürekli o konum hakkında daha fazla bilgi edinme ve O'nu tam olarak tanıma gayre­tine düşmüşler ve böyle bir büyüklük cevherinin ya­tağına varmak arzusunda olmuşlardır. «Kalp gözle­rimizi parlaklıkla nurlandır. Ta ki o kalp, bakışını sana çevirsin ve kalbin bakışları nur perdesini yak­sın ve böylece büyük cevher yatağına ulaşsın..» Al­lah'ın misafirliği işte bu büyüklük cevheridir. Allah Tebareke ve Teâlâ kullarının böyle bir nura büyük­lüğe kavuşmaları için onlara çağrıda bulunmuştur. Ancak eğer kul buna layık değilse bu derece büyük, ulu ve yüce makama ulaşamaz. Allah Teâlâ, kulları iyiliklere, hayırlara ve birçok manevi lezzetten tat­maya davet etmektedir. Ancak eğer onlar bu tür yü­ce makamlarda bulunmaya hazırlıklı değilseler ora­ya girmeleri mümkün değildir. Ruhi süfliliklerle, ah­laki rezilliliklerle, kalbî ve bedeni günahlara nasıl olur da ve büyüklük cevheri olan Rabb'ının misafir­hanesine girilir ve huzuruna çıkılır? Yeterlilik is­tenmektedir ve hazırlıklı olmak gerekmektedir. Yüz karalığıyla ve karanlık perdelerle örtülmüş olan bu­laşık kalplerle bu manalara ve ruhi gerçekliklere va­kıf olunamaz. Bu örtülerin parçalanması; kalplerin üzerinde çöreklenmiş olan ve Allah'a varışı engelle­yen ak ya da kara perdelerin, yüce ve ulu olan ilahi meclise girebilmek için orada uzaklaştırılması ge­rekmektedir.

NUR VE ZULMET PERDESÎ

Allah harici şeylere yönelmek, insanı nurani ve zulmani perdelerle örtülmüş olarak gösterir. Eğer, bütün dünya işleri, insanın tamamen dünya'ya yö­nelerek Yüce Allah'tan habersiz olmasına yol açarsa zulmani bir perde söz konusu olur. Bütün maddi fak­törler birer zulmani perde olurlar. Ve eğer dünya, Hakk'a yönelişe ve Ahiret yurduna (ki burası misa­firlik yurdudur) (35) varmaya vesile oluyorsa, zulma­ni perdeler, nurani perdelere dönüşür. Ayrışma (m-kıta)nm olgunluğa erişmesi için, bütün zulmani ve nurani perdelerin yırtılması ve kaldırılması gerek­mektedir ki büyüklüğün cevheri olan ilahi misafir evine girmek mümkün olsun. Bunun içindir ki (yu­karıda geçen) bu münacatta onlar Yüce Allah'tan nurani ölçüyü parçalayarak büyüklük cevherine ulaş­mak için, kalbi görüş ve aydınlama isteğinde bulun­muşlardır. «Ta ki o kalbin bakışları nur perdesini yaksın ve böylece büyüklük cevherine ulaşsın.»



1 next