İlahi Bir lütuf Sonucu, Bir Anda Kur'an Hafızı Olan Kerbelaî Kâzım



 

Hicri  1300 yılında  İran'ın Erak iline bağlı Ferahan ilçesinin "Saruk" adlı köyünde dünyaya gelen, 1378 Hicri Kameri yılında vefat ederek Allah'ın rızvanına kavuşan Merhum Kerbelai Muhammed Kazım, İlahi kerem ve feyizlerin tecellisi için iman, amel, niyet ve davranışını Allah'ın rızasına mazhar olacak şekilde temizleyen ve Allah'ın velilerine mahsus kerametlere mazhar olan bir şahıstır. Evlatları bile henüz hayatta bulunan ve görüp tanıştığı on binlerce insanın şahadeti üzere Ehl-i Beyt Mektebinin sadık bir takipçisi olan bu şahıs büyük bir ilahi keramete nail olup bir anda Kur'an hafızı olmuştur.

Ömrünün sonuna kadar, kendi samimiyet ve sadeliğini bir an bile kaybetmemiş ve her türlü gösterişten uzak kalmış, canlı bir mucize olarak hayatıyla insanlara örnek olmuştur.

Biz de kalplerinde iman ve nur mayası yanmakta olan, insanlara örnek olur diye bu şahsiyetin öyküsünü yazmayı kendimize bir vazife bildik.

Şimdiyse Kerbelaî Muhammed Kazım'ın, nasıl bir anda Kur'an-ı Kerim'in hafızı olduğu öyküsünü, birlikte okuyalım:

Hafız Olma Öyküsü

Muhammed Kâzım, İran'ın Batısında yer alan Erak ilinin Ferahan ilçesinin "Saruk" köyü ahalisinden bir çiftçi idi. Bölge halkının çoğunluğu gibi okuma yazma nimetinden mahrumdu. Bir yıl, ilahî ahkâmı, helal ve haramı tabliğ etmek için o köye gelen bir din alimi konuşmasında, humus, zekât vb. meselelere temas ederek; "Buğdayları nisap haddine ulaşıp da fakirlerin hakkı olan zekâtını vermeyenin malı haramla karışmış olur. Eğer zekâtı verilmemiş buğdayların parasından ev veya elbise alınırsa, o evde ve o elbiseyle namaz kılınamaz" diyerek açıklamada bulunuyor. "Her Müslüman, diyor “helal ve harama dikkat etmeli ve malının zekâtını vermelidir".

Bu konuşmadan sonra Muhammed Kâzım, üzerinde çalıştığı tarlanın sahibinin zekât vermediğini bildiğinden dolayı onun malının haramla karıştığı ve  geçimini haramla karışmış bir malla idare ettiği hakkında derin derin düşünmeye başlar ve sonunda kararını verir: “Tarla sahibine zekât vermesini hatırlatırım. Kabul etmezse o köyden çıkıp ücreti temiz ve helal olan bir parayla geçimimi sağlamak için başka bir yere göç ederim.” Bu girişimi sonuçsuz kalınca, birkaç yıl köyünün dışında çalışır. Niyahet köyüne dönmesini rica ederler. Müstakil olarak çiftçilik yapması için kendisine bir yer, bir miktar da buğday verirler.

Muhammed Kâzım o yıl ektiği buğdayın yarısını (herhalde zekât olarak) fakirlere verir, diğer yarısını da tohum olarak kullanır. Allah onun ziraatına bereket verir, normalden fazla mahsul elde eder. Artık o yıldan itibaren mahsulünün yarısını  fakirlere vermeye karar alır. (Oysaki zekât, tarlasına göre onda veya yirmide birdir.) Böylece her yıl mahsulünün yarısını fakir ve yoksullara vermeye başlar.

Bir yıl mahsulünü toplayıp harmanını dövdükten sonra, harmanının samanını savurmakla meşgul olduğu günlerin birinde öğleye yakın rüzgar kesilip hava sıcaklaşınca artık işine devam edemeyip eve dönmek zorunda kalır. Yolun yarısında bir fakir onunla karşılaşır ve: "Bu yıl mahsulünüzden bize bir şey vermediniz, galiba bizi unuttunuz." dedi. Muhammed Kâzım: "Hayır, unutmadım.  ama henüz mahsulü toplayamadım diye cevap veriyor." O fakir bunu duyunca sevinip köye doğru gitti  Muhammed Kâzım rahat edemeyip tekrar tarlasına döndü o fakire buğday götürmek için çok zahmetle biraz buğday elde etti.

Koyunları için de birazcık ot biçmişti. sonra buğday ve otları omuzuna alıp köye doğru hareket ediyor. Yolu üzerinde, "72 İmamzade" diye meşhur olan bir türbe ve  bahçesi var.  Dinlenmek için ot ve buğdayı bir kenara bırakarak imamzade'nin bahçesinin kenarında oturdu. Bu esnada iki yakışıklı gencin ona doğru geldiklerini görüyor. Onlar: "Bizimle bu imamzade'de bir fatiha okumak için gelir misin?" diediler. Muhammed Kâzım: "Gelmek isterdim, ama bu otları eve götürmek istiyorumdiye cevap verdi."  Ama onlar: "Bizimle gel de bir fatiha okuyalım, öyle git" diye ısrar ederler. Onlar önden, Muhammed Kâzım da arkadan içeri girerler. Onlar, önce öndeki İmamzade'nin kabrinin başı ucunda fatiha okurdular. Daha sonra, arkadaki İmamzadenin kabrine yaklaşıp bir şeyler okumakla meşgul oluyorlar. Ama Muhammed Kâzım onların okuduklarından bir şey anlamıyordu. Bu esnada Muhammed Kâzım, İmamzade'nin mezarının tavanının etrafında nurlu yazılar görmeye. O iki gençten biri: "Niçin bir şey okumuyorsun?" diye sordu. Muhammed Kâzım: "Ben mektebe gitmemişim, okuma yazmam yoktur" diyor. Ama o, "Okumalısın." diyordu. Bu esnada elini Muhammed Kâzım'ın göğsüne koyarak "Şimdi oku." diyor. Muhammed Kâzım: "Ne okuyayım?" diynce, O genç bir ayet okuyup, "Böyle oku" dedi. Muhammed Kâzım ayeti okuyup bitirince, dönüp o gence bir şey demek (veya bir şey sormak) istediğinde kimsenin yanında olmadığını, sadece kendisinin türbede olduğunun farkına varıyor. Aniden dehşete kapılarak orada baygın olarak yere düşti.

Kendine geldiğinde, büyük bir çok yorgunluk hissediyordu. "Burası neredir ve burada ne yapıyorum?" diye düşünmeye başlar. Daha sonra türbeden dışarı çıkıp ot ve buğday yükünü omzuna alıp köye doğru yola koyulur. Ama yolun yarısında bir şeyler okuyabildiğinin farkına varır. Sonra o iki genci hatırlayarak kendisinin Kur'an hafızı olduğunu farkeder.



1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 next